Hicret denildiğinde zihnimizde Sevr Mağarası, mağaranın girişine ağ ören örümcekler, yuva yapan güvercinler, anlatılan diğer mucizeler canlanır. Oysa zihinlerimiz bu ayrıntılarla meşgul edilirken, Hicret’in insanlığa bıraktığı mesajların üzeri adeta örümcek ağlarıyla örtülmektedir.
Hâlbuki Hicret, gerçekleştiği günlerde taşıdığı anlam kadar, hatta belki daha fazla, bugün verdiği mesajlarla önemlidir.
Hicreti anlamak istiyorsak; Peygamber Efendimizle birlikte yola çıkanları, ölümü göze alarak Mekke’de kalan Hz. Ali’yi, mallarını, evlerini, servetlerini, makamlarını, ailelerini ve alıştıkları hayatı geride bırakan muhacirleri anlamaya çalışmalıyız. Onların ne uğruna fedakârlık yaptıklarını, hangi inanç ve hangi kararlılıkla yollara düştüklerini idrak etmeliyiz.
Çünkü Hicret; dünyayı kazanmak için dinden, ahlâktan ve hakikatten taviz vermenin değil, dini ve ahlâkı yaşayabilmek uğruna dünyalık nimetlerden vazgeçebilmenin adıdır. Makamı, serveti ve konforu büyütmek için değil; gerektiğinde bunları terk ederek Allah’ın rızasına yürüyebilmenin adıdır.
Hicret aynı zamanda liyakatin ve ehliyetin mesajıdır.
Peygamber Efendimiz, insanlık tarihinin en önemli yolculuklarından birine çıkarken bizdendir diye bir yakınını değil, güvenilir ve işini iyi bilen biri olduğu için müşrik Abdullah bin Üreykıt’ı rehber olarak seçmiştir. Bu tercih, “emanet ehline verilmelidir” ilkesinin tarihe düşülmüş en güçlü notlarından biridir.
Liyakat ve emanet, Mekke’nin Fethi’nde de karşımıza çıkar. Yıllardır Kâbe’de Müslümanlara zulüm ediyor olan müşrik Osman bin Talha’ya Kâbe’nin anahtarının teslim edilmesi; intikamın değil adaletin, düşmanlığın değil vefanın ve liyakatin üstün tutulduğunun ilanıdır. Güç eline geçtiğinde zulmetmemek, hakkı sahibine teslim etmek, Hicret’in ve İslam’ın temel ahlâkıdır.
Hicret aynı zamanda adalet ve emanet ahlâkının en büyük örneklerinden biridir.
Peygamber Efendimiz Mekke’den ayrılırken, düşmanlık edenlerin bile emanetlerini arkada bırakmamış; Hz. Ali’yi canı pahasına emanetleri sahiplerine teslim etmekle görevlendirmiştir. Kendisine suikast hazırlayan insanların mallarını bile koruyan bu anlayış, adaletin, güvenilirliğin ve dürüstlüğün zirvesidir.
Bu yönüyle Hicret; haramdan helâle, zulümden adalete, kibirden tevazuya, nefisten kulluğa, putlardan tevhide yapılan bir yolculuktur.
Hicret, aynı zamanda makamı, serveti, şöhreti ve insanları putlaştırmaktan vazgeçip Allah’a yönelmenin; adam kayırmacılığı, hizipçiliği, kör taassubu terk edip birlik, kardeşlik, güven ve liyakat ekseninde buluşmanın adıdır.
Hicretin bir yüzü muhacirler ise, diğer yüzü ensardır.
Yurtlarını terk edenleri bağrına basan, evini açan, sofrasını paylaşan, kardeşliği malının önüne koyan ensar, fedakârlığın, cömertliğin ve ihlasın sembolüdür. Onlar bizlere Allah’ın rızasını kazanmanın yolunun sahip olmakta değil, paylaşmakta olduğunu göstermişlerdir.
Bugün önümüzde iki yol vardır:
Ya Sevr Mağarası’ndaki örümceği, güvercini ve diğer mucizeleri anlatıp duygulanacak; fakat Hicret’in bizden istediği değişimi görmezden geleceğiz ve değişmeyeceğiz.
Ya da Hicret’in mesajlarını hayatımıza taşıyacak; adaleti, dürüstlüğü, liyakati, fedakârlığı ve Allah’a bağlılığı yeniden kuşanacağız.
Unutmayalım ki hepimiz bir gün öleceğiz. İsimlerimiz silinecek, bedenlerimiz toprağa karışacak. Fakat Allah’ın prensipleri doğrultusunda Hz. Muhammed’in (sav) ortaya koyduğu hakikat, çağları aşarak yaşamaya devam edecektir.
Bu dünyada onun izinden yürüyenler, ahirette de onunla beraber olmayı umabilirler. Çünkü kurtuluş; kişileri, makamları, güç odaklarını, menfaatleri rehber edinmekte değil, Allah’ın Resûlü’nün gösterdiği hakikat yoluna sadakatle bağlı kalmaktadır.
Bir yanıt yazın